Fatiha Suresi Tefsiri
Külliyat
Fatiha suresi, nüzul sırasına göre beşinci sıradadır ve Müddessir suresinden sonra nazil olmuştur. Günümüzdeki sıralamaya göre birinci sırada yer almaktadır. 7 ayeti vardır. Surenin birçok ismi bulunur. Ancak "Hamd" ve "Fatiha" en meşhur isimleridir. "Fatiha" açan anlamına gelir.
Konum
Bazıları Fatiha suresinin ilk nazil olan sure olduğunu iddia etmişler ve şu delilleri ileri sürmüşlerdir:
- Fatihasız bir namaz olmaz: Zira Peygamberimiz (saa) şöyle buyurmuştur: "Fatiha okumaksızın hiçbir namaz olmaz."[1] Peygamberimiz (saa) Alak suresinde de buyrulduğu gibi namaz kılmaktaydı. Dolayısıyla Fatiha suresi olmaksızın namaz olmayacağına göre birinci sure olması gerekir.
- Kitabı Açan (Fatihat-ul Kitab): Bu sure Peygamberimizden (saa) nakledilen birçok hadiste "Fatihat-ul Kitab/Kitabı açan" olarak nakledilmiştir. Dolayısıyla Kur'an'ın açılışı yani nazil olmaya başlaması bu sure ile olmuştur.
Bu iddialara şöyle cevap verilmiştir:
- "Fatihasız namaz olmaz" hadisi, "Abdestsiz namaz olmaz" hadisine benzemektedir. Ancak bizler bilmekteyiz ki abdest son inen surelerden olan Maide suresinde farz olmuştur. Netice olarak şöyle söyleyebiliriz: Fatiha suresinin namazlarda okunmasının farz oluşu, surenin nazil olduğu zamana bağlıdır, namazın kılınmaya başladığı zamana değil. Ayrıca Peygamberimiz (saa) risaletten önce namaz kılmaktaydı ve Fatiha suresi de dâhil Kur'an adıyla hiçbir sure nazil olmamıştı. Bazı rivayetlerde abdest ayetinden önce bir abdest türünün var olduğu, lakin nasıl olduğunun tam olarak belli olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak abdest ayetiyle hem abdestin keyfiyeti netleşiyor ve hem de farz olduğu katileşiyor.
- "Fatihat-ul Kitab/Kitabı açan" hadisinin anlamı, farz hükümlerin ve ibadetlerin bu sureyle başladığı anlamına gelir. Zira birçok yerde "Kitab" kelimesinin kökü olan "Ketebe/Yazdı" fiili, "Farz kılmak" olarak zikredilmiştir. Dolayısıyla "Kitab" kelimesi de "Farz olan şey" anlamına gelir. Örneğin Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Kısas size farz kılındı." (Bakara: 178) "Oruç size farz kılındı." (Bakara: 183) "Savaş size farz kılındı." (Bakara: 218) "Muhakkak namaz müminlere vakti belirlenmiş bir farzdır." (Nisa: 103) Fatiha suresi de, Müddessir suresinden sonra nazil olarak, farz ibadetlerin en önemlilerinden olan namazı insanlara farz kılmıştır.
Fazilet
- Rabbimiz, Peygamberimize (saa) hitap ederek Fatiha suresi hakkında şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki Biz sana iki defa tekrarlanan yedi (ayetli Fatiha)yı ve büyük Kur'an'ı verdik." (Hicr: 87) Şia ve Sünni kaynaklarında, "Seb'an Min-el Mesani/iki defa tekrarlanan yedi" Fatiha suresi olarak nakledilmiştir.[2] Sadece bu ayet bile onun ne kadar büyük bir anlam içerdiğini göstermeye yeterlidir. Zira Kur'an'ın tamamının yanında, Fatiha suresi ayrı olarak zikredilmiştir. Ayrıca konuyla ilgili olarak Peygamberimiz (saa) şöyle buyurmuştur: "Allah-u Teâlâ Fatiha suresini nazil ederek ve onu büyük Kur'an'la birlikte karar kılarak beni minnettar etti. Muhakkak ki Fatiha suresi, arşın defineleri arasındaki şeylerin en değerlisidir."[3]
- Peygamberimiz (saa) şöyle buyurmuştur: "Fatiha'sız namaz olmaz." Bundan dolayı, bütün Müslümanların her gün defalarca namazlarında Fatiha suresini okumaları farzdır. Ancak öteki sureler hususunda böyle bir emir yoktur.
- Peygamberimiz (saa) şöyle buyurmuştur: "Hamd (Fatiha) suresi, Kur'an'ın anasıdır."[4]
- Peygamberimiz (saa) Cabir b. Abdullah Ensari'ye hitap ederek şöyle buyurmuştur: "Allah'ın kitabında indirdiği en üstün sureyi sana öğretmeyeyim mi?" Cabir "Evet, öğretin ey Allah'ın Resulü!" diye arz etti. Ardından Peygamberimiz (saa) Fatiha suresini öğretti ve şöyle buyurdu: "Bu sure, ölüm dışındaki bütün dertlerin şifasıdır."[5]
- Peygamberimiz (saa) şöyle buyurmuştur: "Canımı elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, Allah-u Teâlâ ne Tevrat'ta, ne İncil'de, ne de Kur'an'da Fatiha'nın bir benzerini indirmiştir. O kitabın anasıdır."[6]
- Peygamberimiz (saa) şöyle buyurmuştur: "Hangi Müslüman Fatiha suresini okursa, Kur'an'ın üçte ikisini okuyan kişi gibi sevap alır. (veya Kur'an'ın tamamını okuyan kişi gibi sevap alır.) Erkek ve kadın müminlerin hepsine bir hediye göndermiş gibi olur."[7]
- İmam Ali (sa) şöyle buyurmuştur: "Bilmelisin ki semavi kitapların esrarının hepsi Kur'an'dadır. Kur'an'da olan şeylerin hepsi Fatiha'dadır. Fatiha'da olan şeylerin hepsi besmelededir. Besmele'de olan şeylerin hepsi besmelenin 'Be' harfindedir. 'Be' harfinde olan şeylerin hepsi 'Be' harfinin altındaki noktadadır. Ben ise 'Be' harfinin altında olan noktayım."[8]
- İmam Cafer Sadık (sa) şöyle buyurmuştur: "İblis dört yerde feryat etmiştir; 1- Lanet edildiği gün, 2- Yeryüzüne indiği gün, 3- Resullerin gelişinin kesilmesinden sonra Peygamberimiz Hz. Muhammed (saa) seçilip gönderildiği zaman, 4- Fatiha suresi nazil olduğu zaman."[9]
- İmam Cafer Sadık (sa) şöyle buyurmuştur: "Eğer Fatiha suresini ölüye yetmiş defa okursan ve dirilirse, bu şaşılacak bir şey olmaz."[10]
Fatiha Suresi
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (1) الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (2) الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (3) مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ (4) إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ (5) اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ (6) صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ (7)
1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
2- Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
3- (O) Rahman'dır, Rahim'dir.
4- Din gününün Malik'idir.
5- (Allah'ım!) yalnızca Sana ibadet ederiz ve yalnızca Senden yardım isteriz.
6- Bizi müstakim yola hidayet eyle;
7- Kendilerine nimet verdiğin, gazaba uğramamış ve dalalette olmayan kişilerin yoluna.
Kelimeler
- Hamd: Övgü.
- Rab: Sahip, kanun koyucu, terbiye edici, yönetici.
- Alemin: Alemler.
- Malik: Hükümran. "Mülk" şiddet ve kuvvet anlamına gelir. "Malik" ise sahip olduğu mal hususunda gücü ve kuvveti olan kişi demektir. Başkaları onun izni olmadan mala yaklaşamaz.
- Din: Kanun, yasa, ceza, ödül, itaat.
- Nabudu: İbadet ederiz.
- Nestein: Yardım isteriz.
- İhdi: Hidayet eyle.
- Sırat: Yol.
- Müstakim: Dosdoğru, düzgün.
- Mağzub: Allah tarafından gazaba uğramış, öfkeye tutulmuş.
- Dallin: Dalalette olan kişi, hak yoldan sapan kimse.
1. Ayet
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ (1)
1- Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
Fatiha suresinin ilk ayeti besmeledir. Alak suresinde "Besmele"nin geniş bir şekilde tefsirini açıklamaya çalıştık. Oraya bakmanızı öneririz. Ancak burada da değinmemiz gereken birkaç önemli nokta var:
Besmelenin Konumu
- Peygamberimiz (saa) şöyle buyurmuştur: "Besmele ile başlanılmayan her önemli iş güdüktür (veya) kesiktir."
- İmam Ali (sa) şöyle buyurmuştur: "İnsan ne iş yapmak isterse 'Bismillah' diye söylemelidir. Yani 'Bu işe Allah'ın adıyla başlıyorum' demelidir. Allah'ın adıyla başlanan her iş, mübarek ve kutlu olur."
Besmele Ayet Midir?
- Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Kim besmeleyi terk ederse, Allah'ın kitabından bir ayet bırakmış olur."
- Darukutnî şöyle nakletmiştir: Bir adam Hz. Ali'ye (ra) "Seb-ul Mesani/İki defa tekrarlanan yedi" nedir? diye sordu. Hz. Ali (ra) "Fatiha suresidir" diye buyurdu. Adam "O altı ayettir" deyince, Hz. Ali (ra) "Bismillah-ir Rahman-ir Rahim ayettir" diye buyurdu.[11]
- İmam Cafer Sadık (sa) şöyle buyurmuştur: "'Bismillah' surelerin tacıdır."
- Fahri Razi şöyle nakletmiştir: Muâviye, Medine'ye gelip halka, açıktan okunması gereken bir namaz kıldırmış ve bu namazda Fatiha'yı besmelesiz okumuştu. Namazını bitirince, Muhacir ve Ensâr her taraftan, "Unuttun mu yoksa Kur'ân-a başlarken besmele hani?" diye seslendiler. Bunun üzerine o, namazı yeniden kıldırdı ve besmeleyi de okudu. Bu haber Sahabe'nin, besmelenin Kur'ân ve Fatiha'dan olup açıktan okunmasının evlâ olduğunda icmâ ettiklerini gösterir.[12]
- Suyuti, İbni Abbas'ın şöyle söylediğini nakletmiştir: Şeytan, insanlardan Kur'an'ın en büyük ayeti olan "Bismillah-ir Rahman-ir Rahim"i çalmıştır. Zira Muaviye örneğinde olduğu gibi; bazıları bilerek surelerin başında besmeleyi okumuyorlardı. İbni Abbas işte bu işin şeytanın işi olduğunu söylemiştir.[13]
2. Ayet
الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ (2)
2- Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
Bu ayet, besmeleden sonraki ilk cümledir. Bütün övgüler alemlerin Rabbi Allah'a özgüdür. Onun dışında hiçbir varlık böyle bir övgüye layık değildir. Çünkü Allah belki sayısı milyarlarca olan alemlerin yaratıcısı, rabbi, sahibi, yöneticisidir.
Hamd Nedir?
- "Hamd" bilerek yapılan güzel bir iş ve sıfatı övmek, anlamında kullanılır. Ancak "Methetmek" bilerek veya bilmeyerek yapılan güzel bir iş ve sıfatı övmek, anlamında kullanılır. Örnek bir mücevheri övmek gibi. Dolayısıyla "Methetmek" "Hamdetmek"ten daha geneldir. "Şükür" ise daha sınırlıdır. Zira sadece bize yapılan iyilik karşısında teşekkür ederiz. Hamd kelimesindeki "Elif ve Lam" takısı umumiyeti ifade eder. Yani bütün hamd'lar, anlamına gelir. Allah kelimesindeki "Lam" takısı ise hususiyeti ifade eder. Yani sadece Allah'a mahsus olduğunu gösterir. Bu bakımdan şöyle söylenebilir: "Bütün hamd'lar ve övgüler, sadece Allah'a mahsustur."
- Peygamberimiz (saa) şöyle buyurmuştur: "Kim dört defa 'الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِين' yani 'Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.' derse, Allah-u Teâlâ ona 'İste, sana verilsin.' diye hitap eder."
- İmam Ali (sa) şöyle buyurmuştur: "Allah-u Teâlâ kullarına verdiği nimetleri sınırlı bir şekilde tanıtmıştır. Çünkü kulların Onun nimetlerinin tamamını anlamaları ve tanımaları mümkün değildir. Allah'ın nimetlerini saymak olanaksızdır. Bundan dolayı Allah kullarına 'Bize vermiş olduğu nimetlerden dolayı, âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun' diye söylemelerini buyurmuştur."
- İmam Zeynel Abidin (sa) şöyle buyurmuştur: "Kim 'El-hamdu lillah/Allah'a hamd olsun' derse, Allah-u Teâlâ'nın her nimetinin şükrünü yerine getirmiş olur."
- Hammad bin Osman şöyle nakletmiştir: İmam Cafer Sadık (sa) bir gün mescitten dışarı çıktı ve merkebinin kaybolduğunu gördü. Ardından şöyle dedi: "Eğer Allah onu bana geri getirirse, şükrünün hakkını vererek Allah'a şükredeceğim." Uzun bir süre geçmeden merkebi geri geldi. İmam (sa) "El-hamdu lillah/Allah'a hamd olsun" dedi. Birisi İmama "Canım size feda olsun, şükrünün hakkını vererek Allah'a şükredeceğim, diye söylememiş miydiniz?" dedi. İmam "El-hamdu lillah/Allah'a hamd olsun" diye söylediğimi duymadın mı? diye buyurdu.
Övgünün Sınırlandırılmasının Nedeni
Eğer bir kimseden "Niçin bütün övgüler sadece Allah'a mahsustur" diye bir soru gelirse, sanki şöyle cevap vermiş gibidir: "Zira Allah âlemlerin Rabbidir." "Rab" ise sahip, malik, efendi, kanun koyucu, yönetici ve terbiye edici gibi anlamlara gelir. Konuyla ilgili olarak birçok ayet ve hadis bulunmaktadır. Örneğin;
- Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren sonra da hidayet eden kimsedir." (Taha: 50)
- Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "O her şeyin Rabbidir." (Enam: 164)
- Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Yaratma ve iş yalnızca Ona mahsustur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne kadar bereketlidir." (Araf: 54)
- Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Göklerin, yerin ve ikisi arasında olan şeylerin Rabbidir." (Şuara: 24)
- "Alemler" kelimesi ile ilgili İmam Ali (sa) şöyle buyurmuştur: "Onlar, canlı ve cansız bütün yaratılmış varlıklardır."
Dolayısıyla şöyle söyleyebiliriz: Allah-u Teâlâ, canlı ve cansız bütün varlıkların Rabbi ve sahibidir. Onları yoktan mükemmel ve harikulade bir şekilde yaratmış, yarattıktan sonra başıboş bırakmamış, hepsine ayrı ayrı görevler vermiş, böylece kemale ulaşmalarını istemiştir. İşte bütün bunlardan dolayı, hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
Çıkarımlar
- "Hamd, Allah'a mahsustur." Fatiha suresi kulların diliyle nazil olan bir suredir. Yani Allah-u Teâlâ, kullarına nasıl dua etmeleri gerektiğini öğretmektedir.
- "Hamd, Allah'a mahsustur." Allah-u Teâlâ'dan bir şey istemeden önce Onu övmek gerekir. Bütün övgüler, Allah'a mahsustur.
- "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." Bütün kâinat güzeldir. Sistemi mükemmeldir. Övgü ise işte bunları yaratan, idare eden ve onlara sahip olan Allah'a aittir.
- "Âlemlerin Rabbi": Allah ile yaratılmışların irtibatı kesintisizdir. Dolayısıyla Allah varlıklarla irtibatını keserse varlıklar yok olur. Örnek; boyacı binayı boyar ve gider, bina yerinde kalır. Ancak ruh, bedenden ayrılırsa beden ölür, yaşamını sürdüremez.
- "Âlemlerin Rabbi": Hakiki egemenlik ve idarecilik, kayıtsız şartsız Allah'a aittir. Canlı ve cansız, bütün varlıklar, Allah'ın terbiyesi altındadır.
3. Ayet
الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ (3)
3- (O) Rahman'dır, Rahim'dir.
Bundan önceki ayette "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." diye buyrulmuştu. Bu ayette ise âlemlerin Rabbi olan Allah'ın çok şefkatli ve merhametli olduğu bildirilmektedir. Evet, Allah bütün âlemlerin Rabbidir. Ancak sonsuz kudretine ve gücüne karşın, çok öfkeli ve çok gazaplı biri değildir. Onun önemli sıfatları çok şefkat ve çok merhamet sahibi olmasıdır.
Rahman ve Rahim Kelimelerinin Anlamı
Rahman ve Rahim sıfatları rahmet kökünden türemişlerdir. Dolayısıyla Allah kullarına ve yarattığı varlıklara karşı son derece şefkatli ve merhametlidir.
- Ancak "Rahman" kelimesi, rahmette genişliği ifade eder. Konuyla ilgili Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Rabbiniz rahmeti kendine farz kılmıştır." (Enam: 54)
- Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Rahmetim her şeyi kuşatmıştır." (Araf: 156) Bu bakımdan Allah Rahman sıfatından dolayı mümin, kafir, münafık, canlı ve cansız bütün varlıkları rahmetiyle kuşatmıştır.
- Ancak "Rahim" sıfatı rahmet etmede özelliği beyan eder. Konuyla ilgili şöyle buyurmaktadır: "Ancak onu takva sahiplerine, zekât verenlere ve ayetlerimize iman eden kişilere yazacağım." (Araf: 156)
- Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "O müminlere karşı Rahim'dir." (Ahzap: 43)
- İmam Cafer Sadık (sa) şöyle buyurmuştur: "Allah, her şeyin ilahıdır. Rahman, bütün yaratıklara karşı merhametlidir. Rahim, özellikle müminlere karşı merhametlidir."
- İmam Cafer Sadık (sa) şöyle buyurmuştur: "Rahman genel sıfat olan özel bir isimdir. Rahim ise özel sıfat olan genel bir isimdir."
Çıkarımlar
- "Âlemlerin Rabbi, (O) Rahman'dır, Rahim'dir." Allah'ın rububiyyeti rahmet ve şefkat doludur. Zira Rab kelimesinden sonra Rahman ve Rahim sıfatları gelmiştir.
- "Âlemlerin Rabbi, (O) Rahman'dır, Rahim'dir." Terbiye ve tezkiye, rahmet ve şefkatle olmalıdır.
- "Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. (O) Rahman'dır, Rahim'dir." Allah'ı övmenin en önemli delillerinden biri, Onun çok rahmet ve şefkat sahibi oluşudur.
4. Ayet
مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ (4)
4- Din gününün Malik'idir.
Alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah din gününün de maliki ve sahibidir. Bütün kainatta Allah'ın emirleri ve yasakları geçerli olduğu gibi, kıyamet gününde de onun emirleri ve yasakları geçerli olacaktır.
Malik ve Din Kelimelerinin Anlamı
- "Malik", mülk kökündendir. Mülk; hükümet, yönetmek ve hükümranlık etmektir. Mülk; emrederek, buyurarak, nehiy ederek ve yasaklayarak tasarrufta bulunmaktır. "Malik" ise bu işi yapandır. Dolayısıyla din gününde emrederek ve yasaklayarak tasarrufta bulunacak olan yegâne varlık Allah'tır. Malikiyeti sadece din gününe münhasır değildir. Ancak din gününde insan için daha net belli olacaktır. Konuyla ilgili olarak Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Göklerin ve yerin mülkü sadece Allah'a mahsustur." (Al-i İmran: 189)
- "Din"; kanun, yasa, ceza, ödül, hesap, itaat ve kıyamet gibi anlamlara gelir. Örneğin din, ilahi kanunlar bütünüdür. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak Allah katındaki yegâne din İslam'dır." (Al-i İmran: 19)
- Din, itaat ve ameldir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Halis din Allah'ındır." (Zümer: 3)
- Din, kıyamettir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Din günü ne zaman diye soruyorlar." (Zariyat: 12) Dolayısıyla "Din gününün Malik'idir." ayetinde de "Kıyamet gününün yegane Malik, hükümran ve padişahı Odur" şeklinde anlaşılmaktadır.
- Zühri şöyle nakletmiştir: İmam Zeynel Abidin (sa) "Din gününün Malik'idir." ayetini okuduğu zaman, o kadar çok tekrar ederdi ki neredeyse ölecek bir hale gelirdi.
- İmam Muhammed Bakır (sa) şöyle buyurmuştur: "Din, hesap anlamına gelir."
- İmam Ali Rıza (sa) şöyle buyurmuştur: "'Din gününün Malik'idir.' diye söylemek; yeniden dirilişi, hesabı, amellerin karşılığının verileceğini ikrar etmektir. Dünyanın hükümranlığının Allah'a mahsus olduğunu kabul etmek gibi ahiretin hükümranlığının da Ona mahsus olduğunu kabul etmektir."
Çıkarımlar
Allah-u Teâlâ bir çok yönden ibadet edilmeye layıktır. Örnek:
- "Hamd, Allah'a mahsustur." Zira bütün isimler ve sıfatlar "Allah" isminde toplanmıştır. Dolayısıyla Ona hamd etmeliyiz.
- "Âlemlerin Rabbi": O canlı ve cansız bütün varlıkların sahibidir ve onları yetiştirip eğitmektedir. Dolayısıyla Onun rububiyyetini kabul etmeliyiz.
- "Rahman'dır, Rahim'dir": Ne kadar çok rahmet ve şefkat sahibidir. Dolayısıyla Onun rahmetine ümit bağlamalıyız.
- "Din gününün Malik'idir." Onun heybeti ve kudreti sonsuzdur. Kıyamette hesaba çekileceğiz. Dolayısıyla Ona isyan etmemeliyiz.
- "Rahman'dır, Rahim'dir. Din gününün Malik'idir." Kıyamet günü, Allah-u Teâlâ'nın rahmetinin bir cilvesidir.
- "Âlemlerin Rabbi, Din gününün Malik'idir." Kıyamet günü, Allah-u Teâlâ'nın rububiyyetinin daha açık ve net anlaşılacağı gündür.
5. Ayet
إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ إِيَّاكَ نَسْتَعِينُ (5)
5- (Allah'ım!) yalnızca Sana ibadet ederiz ve yalnızca Senden yardım isteriz.
Sağlıklı bir akla göre; insan, Allah'a kulluk etmeyi kabul etmek zorundadır. Zira biz insanlar mükemmele ve eksiksiz olan şeye aşığız. Allah-u Teâlâ ise bütün mükemmelliklere sahip ve her türlü eksiklikten beridir. Eğer bizler şefkate ve muhabbete muhtaç isek O Rahman ve Rahim'dir. Eğer ölümden sonraki hayattan korkuyor isek O din gününün Malik'idir. Öyleyse niçin başkalarının kapısına gidelim!? Dolayısıyla heva ve hevesimize, başkalarının parasına ve kudretine değil; sadece Ona kulluk etmeliyiz ve sadece Ondan yardım istemeliyiz.
Allah'tan Başkasından Yardım İstenir mi?
Ayette "yalnızca Senden yardım isteriz" diye geçmektedir. Bu bakımdan bazılarına göre Allah'tan başkasından yardım istemek şirktir. Ancak şunu söylememiz gerekir ki gerçek anlamda yalnızca Allah'tan yardım istenir, çünkü bütün yardımların kaynağı O'dur ve her şey Ona muhtaçtır. Ancak bizzat Allah Teala yardımlarını vasıtalarla yapmaktadır. Allah hiçbir vasıtaya muhtaç değildir, muhtaç olan kullarıdır. Örneğin insanların bedensel olarak yaşayabilmeleri için yiyecek ve içecek yaratmıştır. Dolayısıyla her insan onlara muhtaç olduğu için her gün yemek ve içmek zorundadır. Bu bakımdan bir insan Allah için yerse ve içerse bu bir tevhidi ibadet olur. Ancak Allah'ı kalbinden çıkarıp sadece suyun ve yiyeceğin önemli olduğuna inanırsa bu da şirk olur. İşte bu asıldan dolayı Kur'an'da başkalarından yardım istemeyle ilgili birçok ayet bulunmaktadır. Hatta bizzat Allah Teala başkalarından yardım istenmesini emretmektedir. Şimdi bu konuyla ilgili birkaç tane ayet aktarılacaktır:
- Allah Teala Müslümanların birbirlerine yardım etmelerini emretmekte ve şöyle buyurmaktadır: "İyilikte ve takvada yardımlaşın." (Maide: 2) Eğer insanların Allah'tan başkasından yardım almaları şirk olsaydı bizzat Allah böyle bir emri verir miydi?
- Allah Teala yardıma muhtaç olan Müslümanların diğer Müslümanlardan yardım istedikleri zaman onların yardım isteyenlere destek vermelerinin farz olduğunu şöyle buyurmaktadır: "Eğer sizden din konusunda yardım istelerse, sizin yardım etmeniz gerekir." (Enfal: 72) Dolayısıyla eğer Müslümanların başkalarından yardım istemesi şirk olsaydı Allah'ın bu ayette onları uyarması gerekmez miydi?
- Hz. Musa ve Hz. Hızır bir köye varmışlardı, yorulmuşlardı, acıkmışlardı, bundan dolayı köy halkından yiyecek bir şeyler istediler. Allah Teala bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Bir köy halkında vardıkları zaman, onun halkından yemek istediler." (Kehf: 77) Eğer insanlardan yardım istemek şirk olsaydı Hz. Musa ve Hz. Hızır gibi iki büyük peygamber böyle büyük bir günah işlerler miydi?
- Allah Teala Zülkarneyn'den birçok ayette övgüyle söz etmekte ve ardından onun da bir kavimden yardım istediğini şu şekilde haber vermektedir: "Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım." (Kehf: 95)
- Allah Teala'nın hiçbir kimseye hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, ancak bizzat Allah kendisine yardım edilmesini istemektedir. Bu konuda şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Eğer Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar." (Muhammed: 7) Allah'a yardım etmek; Onun dinine, peygamberlerine, kitaplarına ve velilerine yardım etmek demektir. Ancak her durumda ayette Allah başkasından yardım istemiş olmaktadır. Eğer şirk olsaydı bizzat Allah tarafından böyle bir şey istenir miydi?
- Allah Teala bütün peygamberlerden Hz. Peygambere yardım etmelerini istemiş ve şöyle buyurmuştur: "Sizinle birlikte olanları tasdik eden bir resul geldiği zaman ona iman edecek ve ona yardım edeceksiniz." (Al-i İmran: 81) Kesinlikle bütün peygamberler Hz. Peygambere iman etmişler ve kavimlerine onun geleceğini haber vererek yardım etmişlerdir.
- Allah Teala Hz. Peygambere yardım etmeyi Müslümanlardan da istemiş ve şöyle buyurmuştur: "Böylece Allah'a ve Resulüne iman edin, ona destek verin, ona saygı gösterin, sabah ve akşam onu (her türlü günahtan) tenzih edin." (Fetih: 9)
Bütün bu ayetlerden ve benzerlerinden Allah'ın emrettiği şekilde yardım istemenin hiçbir şekilde şirk olmadığı, aksine tevhit olduğu anlaşılmaktadır.
Vesilelerle Allah'tan Yardım İstenir mi?
Bazılarına göre ise bir kul Allah ile kendi arasında bir vesile karar kılıp Allah'tan yardım isterse veya dua ederse yine şirk işlenmiş olmaktadır. Ancak bu şüpheye de şöyle söylememiz gerekir ki kulun kendisiyle Allah arasında vesile karar kılmasını isteyen bizzat Allah Teala'dır. Dolayısıyla bir kul Allah'ın emrettiği vesilelerle Allah'a yaklaşmak için ibadet ederse bu tevhidî bir ibadet olmaktadır.
- Nitekim Allah Teala Müslümanlara Allah katında vesile edinmeleri gerektiğini emretme ve şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Takvalı olup Allah'tan sakının, Ona (yakınlaşmak için) vesile arayın ve Onun yolunda cihat edin." (Maide: 35) Eğer Allah'a ibadet ve dua ederken vesile edinmek şirk olsaydı Allah Teala'nın her türlü vesileyi haram kılması gerekmez miydi?
- Allah Teala bir ayette vesilenin sabır ve namaz olduğunu açıklamış ve şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Sabırla ve namazla yardım isteyin." (Bakara: 153) Ayeti biraz açarsak şöyle olmaktadır: "Sabır vesilesiyle ve namaz vesilesiyle yardım isteyin." Sabır ve namaz Allah'tan başka varlıklardır. Allah'a yakınlaşmak için onları vesile karar kılmak gerekmektedir ve bunu emreden Allah'tır, Peki Allah Teala şirk mi emretmiştir?
- Allah Teala başka bir ayette de vesilenin Hz. Peygamber olduğunu açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır: "Eğer onlar kendilerine zulüm ettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileselerdi, Peygamber de onlar için mağfiret dileseydi, elbette Allah'ı tevbeleri kabul eden ve merhametli olan bulurlardı." (Nisa: 64) Allah Müslümanların tevbe edecekleri zaman Hz. Peygamberin huzuruna varıp onu vesile kılmalarını istemektedir. Eğer Allah katında Hz. Peygamberi vesile kılmak şirk olsaydı bunun haram kılınması gerekmez miydi?
- Allah Teala münafıkların alametleri hakkında şöyle buyurmaktadır: "Onlara: 'Gelin, Allah'ın Resulü sizin için mağfiret dilesin' dendiği zaman başlarını çevirirler ve onların, kibirlenerek yüz çevirdiklerini görürsün." (Münafıkun: 5)
- Kur'an Hz. Yusuf'u kardeşlerinin kuyuya attıklarından, yıllar sonra kardeşlerinin pişman olduklarını ve tevbe etmek istediklerini, ancak tevbelerinin kabul edilmesi için babaları Hz. Yakub'u vesile kıldıklarını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır: "Ey babamız! Bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten hata ettik' dediler. Yakub, 'Sizin için sonra rabbimden af dileyeceğim. Kesinlikle O çok bağışlayan, çok merhamet edendir' dedi." (Yusuf: 97-98) Eğer peygamberleri vesile kılmak şirk olsaydı Hz. Yakub'un oğullarını uyarması gerekmez miydi? Hakeza Allah Teala'nın onların şirk işlediklerini bildirmesi gerekmez miydi?
- Belki bazıları şöyle söyleyebilirler: "Peygamberler yaşarken onları vesile kılmak caizdi, ancak öldükten sonra vesile kılmak şirktir." Cevap olarak şöyle söylememiz gerekir ki bir şey şirk olduğu zaman bunun dirisi veya ölüsü söz konusu olmaz. Eğer yaşarken şirk ise ölü iken de şirktir veya yaşarken caiz ise öldükten sonra da caizdir. Diğer taraftan Allah Teala kendisi yolunda ölen veya öldüren kişilerin "Ölü" olarak sanılmaması gerektiğini tam tersine onların yaşadıklarını haber vermektedir. (Al-i İmran: 169-170) Bütün peygamberlerin ve velilerinin Allah yolunda öldüklerinde veya öldürüldüklerinde şek ve şüphe yoktur. Özellikle Hz. Peygamberin (s.a.a), Hz. Ali'nin (a) ve diğer Ehl-i Beyt imamlarının şehit oldukları herkes tarafından kabul edilmektedir. Şehitlerin ölmedikleri ve diri oldukları ayetlerle sabit ise niçin "Ya Resulellah, Ya Ali, Ya Mehdi bize yardım edin ve Rabbimizin katında şefaatçimiz olun" ifadeleri şirk olsun? İlave olarak namaz en önemli ibadetlerden biridir. Her Müslüman günlük beş kez kılmak zorundadır. Her namazda ise Hz. Peygambere "Esselamu aleyke/Selam senin üzerine olsun" diye söylemek zorundadır. Yani adeta Hz. Peygamberi karşısında görüyormuş gibi selam vermek zorundadır. Bu da Hz. Peygamberin yok olup gitmediğini, selamımızı duyduğunu ve cevap verdiğini göstermektedir. Bundan dolayı ondan yardım istemenin ne gibi bir sakıncası olabilir?
Çıkarımlar
- "Hamd, Allah'a mahsustur, (Allah'ım!) yalnızca Sana ibadet ederiz ve yalnızca Senden yardım isteriz. Bizi müstakim yola hidayet eyle." Önce Allah'ı övmek, sonra Ona kullukta bulunmak ve ardından dua etmek gerekir.
- "(Allah'ım!) yalnızca Sana ibadet ederiz": Kulluk, sadece Allah'a yapılır.
- "Yalnızca Senden yardım isteriz": Allah-u Teâlâ varlıkları birbirlerine muhtaç yaratmıştır. Örnek; çocuk anne ve babaya, hasta doktora, günahkâr şefaatçiye ihtiyaç duyar. Ancak Allah'ın izninden bağımsız olmadıkları için, onlar da her zaman Onun emrine muhtaçtırlar. Dolayısıyla doktora giderken bile şifayı sadece Allah'ın vereceğini bilmeliyiz ve yalnızca Ondan yardım istemeliyiz.
- "(Allah'ım!) yalnızca Sana ibadet ederiz ve yalnızca Senden yardım isteriz": Biz ibadet etmeliyiz, ama bu konuda da Allah'ın yardımına muhtacız. Kendi irademiz ve inisiyatifimizle kulluğu kabul ediyoruz. Dolayısıyla cebir inancı doğru değildir. Ona muhtacız ve Ondan bağımsız değiliz, dolayısıyla tefviz inancı da doğru değildir.
- "Âlemlerin Rabbi, Rahman'dır, Rahim'dir. Din gününün Malik'idir, (Allah'ım!) yalnızca Sana ibadet ederiz": Allah-u Teâlâ'nın sıfatlarını tanımak, tevhide ulaşmanın mukaddimesidir. Öldükten sonra diriliş inancı, Allah'a kulluk etmenin nedenlerindendir.
6. Ayet
اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ (6)
6- Bizi müstakim yola hidayet eyle.
Bundan önceki ayetlerde Allah-u Teâlâ'yı övmüş ve yalnızca Ona kul olduğumuzu ilan etmiştik. Bu ayette ise dua ediyoruz ve diyoruz ki: Rabbimiz! Bizi müstakim ve dosdoğru yola ilet.
Hidayet Nedir?
Hidayet; bir kimseye rıfkla, nazik bir şekilde yolu göstermek, kılavuzluk etmek, ya da doğru yolu ve yönü tutmasına vesile olmak anlamına gelir. Kur'an'ı kerimde hidayet iki türlü açıklanmıştır:
- Tekvini hidayet: Örneğin, bal arısının hidayet olması. Bal arısı öyle bir şekilde yaratılmıştır ki gülleri ve çiçekleri dolaşmalıdır. Onlardan bal yapımında kullanılması gereken şeyleri toplamalıdır. Kovana gelip öteki arılarla birlikte insanlar için şifa olan bal yapmalıdır. Öteki varlıklar da kendilerine has programlar ve görevlerle yaratılmışlardır. Zira Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren sonra da hidayet eden kimsedir." (Taha: 50)
-
Teşrii hidayet: İnsanların doğru yolu bulmaları için peygamberler ve kitaplar göndermeye denir. Bu konuda hidayet yolunu seçmek insanlara bırakılmıştır.
a) Konuyla ilgili şöyle buyrulmaktadır: "Eğer Benden size bir hidayet gelirse ve kimler hidayetime tabi olurlarsa, onlara ne bir korku vardır ve ne de onlar üzüleceklerdir." (Bakara: 38)
b) Başka bir ayette şöyle buyrulmaktadır: "Muhakkak Biz onu (doğru) yola hidayet ettik; ya şükredici olur ya da nankör." (İnsan: 3)
Dolayısıyla "Bizi müstakim yola hidayet eyle." diye dua ederken, teşrii hidayet murat edilmektedir. Yani Allah tarafından müstakim bir yol gönderilmiştir. İnsan bu yolu kendi iradesiyle seçmelidir. İşte tamda bu esnada Allah'a dua ediyoruz ve diyoruz ki: Rabbimiz! Bizi göndermiş olduğun müstakim yoluna ulaştır.
Sırat Nedir?
Sırat, yol anlamına gelir. Dünyada insanın karşısına sayısız yol çıkar ve bunlardan birini mutlaka seçer. Örneğin: Heva ve hevesinin yolu, insanların heveslerinin ve beklentilerinin yolu, şeytanın vesveselerinin yolu, tağutların yolu, ataların ve eskilerin yolu, Allah'ın ve velilerinin yolu.
Mümin bir insan Allah'ın ve velilerinin yolunu seçer, çünkü öteki yollara oranla birçok üstünlüğü vardır:
- a) İlahi yol sabittir, oysa öteki yollar her zaman değişken ve çarpıktır.
- b) İlahi yol sadece bir tanedir, oysa öteki yollar sayısız ve darmadağınıktır.
- c) İlahi yolda yaşayan bir kimse geleceğinden umutludur.
- d) İlahi yolda yaşayan bir kimse için "yenilgi" diye bir şey yoktur.
Müstakim Yol
"Müstakim yol" dosdoğru yol demektir. Allah'ın ve velilerinin yoludur.
- Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki Rabbim müstakim yol üzeredir." (Hud: 56)
- Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki sen resullerdensin, müstakim yol üzeresin." (Yasin: 3-4)
- Peygamberimiz (saa) şöyle buyurmuştur: "Müstakim yol, peygamberlerin yoludur."
- Efendimiz (saa) şöyle buyurmuştur: "Müstakim yol, Allah'ın kitabıdır."
- Ehli Sünnet âlimlerinden olan Hâkim Hasekani, Peygamberimizin (saa) Hz. Ali'ye (sa) hitap ederek şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "(Ey Ali!) Apaçık yol sensin, müstakim yol sensin, müminlerin rehberi sensin."[14]
- Resulullah (saa) Ehli Beyt imamları hakkında şöyle buyurmuştur: "Onlar, ümmetimin içindeki ilim kapılarıdır. Onlara tabi olan ateşten kurtulur. Onlara uyan müstakim yola hidayet olur. Allah-u Teâlâ, onların muhabbetlerini, yalnızca cennete koyacağı kullarına hibe etmiştir."
- İmam Ali (sa) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın müstakim yolu ve kopması olmayan sağlam kulpu benim."
- Ehli Sünnet âlimlerinden olan Hanefi Kunduzi, İmam Zeynel Abidin'in (sa) şöyle söylediğini nakletmiştir: "Allah'ın kapıları biziz, müstakim yol biziz, O'nun ilminin küfesi ve vahyinin tercümanı biziz, tevhidinin sütunları ve sırrının mahzeni biziz."[15]
- İmam Cafer Sadık (sa) şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim ki müstakim yol biziz."
- Hâkim Hasekani, sahabelerden biri olan Bureyde'nin "(Allah'ım!) Bizleri müstakim yola hidayet eyle" ayetinin açıklaması hususunda şöyle dediğini nakletmiştir: "Allah'ım! Bizleri Peygamberin ve Ehli Beyt'inin yoluna hidayet eyle."[16]
- Ancak şu önemli konu ise hiçbir zaman unutulmamalıdır ki Şeytanın bütün gayesi ve çabası insanları her hangi bir neden veya bahaneyle "müstakim yoldan" uzaklaştırmaya çalışmaktır. Adem (as) yaratıldığı zaman ona secde etmeyen Şeytan, Allah-u Teâlâya şu isyan dolu sözleri söylemişti: "Onları (saptırmak) için kesinlikle Senin müstakim yoluna oturacağım." (Araf: 16)
Çıkarımlar
- "Müstakim yol": Eğrisi, çukuru, tümseği, engebesi olmayan; dümdüz ve dosdoğru yoldur.
- "Bizi müstakim yola hidayet eyle": Tevhid ehlinin her gün defalarca yaptığı duadır. Allah'a hamd edip onu övdükten ve Ona kulluk edeceğimizi söyledikten sonra, istediğimiz ilk şey "müstakim yola" iletilmektir. Müstakim yola ulaşmak için dua etmek gerekir.
- "Yalnızca Senden yardım isteriz. Bizi müstakim yola hidayet eyle": Allah'tan istenecek yardımların en güzel numunesi, müstakim yoldur.
- Şeytanın en büyük amacı insanları "müstakim yoldan" uzaklaştırmaya çalışmaktır.
7. Ayet
صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّالِّينَ (7)
7- Kendilerine nimet verdiğin, gazaba uğramamış ve dalalette olmayan kişilerin yoluna.
Bir önceki ayette "Bizi müstakim yola hidayet eyle." diye dua etmiştik. Başka bir ifadeyle Rabbimiz böyle dua etmemizi öğretmişti. Ayetin ve duanın içinde "Müstakim yol" ifadesi geçmişti. Bu ayette ise "Müstakim yolun" ne olduğu açıklanmaktadır. Müstakim yol; kendilerine nimet verilen, gazaba uğramamış ve dalalette olmayan kişilerin yoludur.
Nimet Verilen Kişiler
Bir önceki ayette "müstakim yol" terimi kullanılmıştı. Bu ayette ise "müstakim yola" kimlerin sahip olduğu beyan edilmektedir. Müstakim yola sahip olan kişiler üç özelliğe sahiptirler: a) Hidayet nimetine sahip kişilerdir. b) Allah'ın gazabına uğramamış kişilerdir. c) Sonradan sapıtıp dalalete düşmeyen kişilerdir. Peki, bunlar kimdir?
- Rabbimiz konuyla ilgili şöyle buyurmaktadır: "Kimler Allah'a ve Resulüne itaat ederlerse, onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerden olan kişilerle birliktedirler." (Nisa: 69)
- İmam Cafer Sadık (sa) şöyle buyurmuştur: "'Kendilerine nimet verilen kişiler' Muhammed (saa) ve Ehli Beytidir."
- Peygamberimiz (saa) şöyle buyurmuştur: "'Kendilerine nimet verilen kişiler' Ali'nin velayetiyle nimetlenen şialardır. Onlara gazap edilmemiş ve onlar sapıtıp dalalete düşmemiş kişilerdir."
Bu iki rivayet zahirde tezat görünse de aslında öyle değildir. Çünkü nimet sahibi olmanın makamları ve dereceleri vardır. Hidayet nimetine en yüksek derecede Peygamberimiz (saa) ve Ehli Beyti (sa) sahiptirler. Ardından ise onlara en yakın olan takipçileri gelmektedir. İşte böylece farklı makamlar ve derecelerde olmalarına rağmen, hepsi kapasitesi miktarınca hidayet nimetine sahip olmaktadırlar. Bu konuya Nisa suresi 69. ayetinde de şahit olmaktayız.
Gazaba Uğrayan Kişiler
"Gazab" öfke anlamına gelir. Müstakim yola sahip olan kişiler, inançlarından ve yaptıklarından dolayı Allah'ın öfkesine hiçbir zaman tutulmayan kişilerdir. Ancak bunun karşısında Kur'an-ı kerimde gazaba uğrayan kişilerin, kimler olduğuna baktığımız zaman şu genel sonuçlarla karşılaşmaktayız:
- Kâfirler: Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Ancak göğsünü küfre açan kişilere Allah'tan bir gazap vardır." (Nahl: 106)
- Münafıklar ve Müşrikler: Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Allah'a kötü bir zan ile zanda bulunan münafık erkekleri ve münafık kadınları, müşrik erkekleri ve müşrik kadınları, Allah azap eder. Kötü hadiseler onların üzerine olsun. Allah onlara gazaplanmış ve onlara lanet etmiştir. Onlar için cehennemi hazırlamıştır." (Fetih: 6)
- Yahudiler veya İsrailoğulları: Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Allah'tan bir gazaba uğradılar. Bu, onların Allah'ın ayetlerini inkar edip kafir olmalarından ve haksız yere peygamberleri öldürmelerinden dolayıdır. Bu, onların isyan etmelerinden ve sınırı aşıyor olmalarından dolayıdır." (Bakara: 61)
- İslam'dan Döndürmek İçin Tartışanlar: Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Ona icabet edildikten sonra, Allah hakkında tartışmaya girenlerin delilleri Rableri katında geçersizdir. Onların üzerine bir gazap vardır. Onlar için şiddetli bir azap vardır." (Şura: 16)
Dalalete Düşen Kişiler
"Dalalet" hak yolda olmamak, ondan ayrılmak ve sapıtmak anlamına gelir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: "Haktan sonra dalaletten başka ne vardır?" (Yunus: 32) Dolayısıyla Müstakim yolun sahipleri hiçbir zaman dalalete düşmemişler ve hak yoldan çıkmamışlardır. Kur'an-ı kerimi araştırdığımız zaman dalalete düşen kişilerin genel olarak şu kimseler olduğuna şahit olmaktayız:
- İmanı küfür ile değiştiren kişiler: "Kim imanı küfür ile değiştirirse, kesinlikle o yolun düzgününden sapıtıp dalalete düşmüş olur." (Bakara: 108)
- Müşrikler: "Kim Allah'a ortak koşup müşrik olursa, kesinlikle o uzak bir sapıtmayla dalalete düşmüş olur." (Nisa: 116)
- Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, Resullerini ve ahiret gününü inkâr edenler: "Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, Resullerini ve ahiret gününü inkar edip kafir olursa, kesinlikle o uzak bir sapıtmayla dalalete düşmüş olur." (Nisa: 136)
- Allah'a ve Resulüne isyan edenler: "Kim Allah'a ve Resulüne isyan ederse, kesinlikle o apaçık bir sapıtmayla dalalete düşmüş olur." (Ahzab: 36)
- Kâfirleri dost edinen kişiler: "Ey iman eden kişiler! Benim düşmanlarımı ve kendi düşmanlarınızı dostlar edinmeyin... Sizden kim bunu yaparsa, kesinlikle o yolun düzgününden sapıtıp dalalete düşmüş olur." (Mümtehine: 1)
Rivayetlere Göre Gazaba Uğrayan ve Dalalette Olan Kişiler
- Peygamberimiz (saa) şöyle buyurmuştur: "'Gazaba uğrayan kişiler' Yahudiler ve 'Dalalette olan kişiler' Hıristiyanlardır."[17]
- İmam Cafer Sadık (sa) şöyle buyurmuştur: "'Gazaba uğrayan kişiler' Nasıbiler (Ehli Beyte açıktan düşmanlık edenler) ve 'Dalalette olan kişiler' imamı tanımayan şek ve şüphe ehlidir."[18]
- İmam Ali Rıza (sa) şöyle buyurmuştur: "Kim Hz. Ali'ye (sa) ibadet ederse, 'Gazaba uğrayan kişiler' ve 'Dalalette olan kişiler' zümresinden olur."[19]
Genel olarak anlaşılanlar şunlardır:
- a) "Gazaba uğrayan kişiler" Allah'a isyan ve düşmanlık bakımından "Dalalette olan kişiler" zümresinden daha şiddetlidirler.
- b) "Gazaba uğrayan kişiler" ve "Dalalette olan kişiler" her inanç grubundan olabilirler.
- c) Peygamberimiz (saa) ve İmamlarımız (sa) verdikleri örneklerde, "Gazaba uğrayan kişiler" ve "Dalalette olan kişiler" zümresinin, kendi zamanlarındaki en bariz numunelerini açıklamışlardır. Dolayısıyla günümüzde söz konusu olan zümrelere, farklı isimlerle yeni gruplar katılmış olabilir.
Çıkarımlar
- "Bizi müstakim yola hidayet eyle": Dua ettiğimiz zaman "hepimiz" için dua etmeliyiz. Müslüman'ın "Müstakim yolda" yaşayabilmesi için numuneye ihtiyacı vardır. "Müstakim yol" isimdir, Peygamberimiz (saa) ve Ehli Beyt (sa) ise bu ismin canlı mısdaklarıdır.
- "Kendilerine nimet verdiğin, gazaba uğramamış ve dalalette olmayan kişilerin yoluna": İslam ümmeti içinde masum ve mutahhar kişiler vardır. Nimeti veren Allah'tır; ancak öfkeyi oluşturan insandır.
- "Gazaba uğramamış ve dalalette olmayan kişilerin yoluna": Gazaba uğrayanları ve dalalete düşenleri bilip yollarından uzak olmayı istemek, onların sistemlerini ve hükümetlerini ret etmek anlamına gelir.
Dipnotlar
- Müstedrekü's-Sahîhayn, c. 1, s. 238; Avâli'l-Leâlî, c. 2, s. 214. ↑
- Tefsîru'l-Mîzân, c. 12, s. 192; Tefsîr-i Nemûne, c. 11, s. 124. ↑
- Bihâru'l-Envâr, c. 89, s. 227. ↑
- Sünen-i Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, H. No: 3124. ↑
- Müstedrekü's-Sahîhayn, c. 2, s. 261; Tefsîru'n-Nûreyn, c. 1, s. 14. ↑
- Sünen-i Tirmizî, Sevâbu'l-Kur'ân, 1; Kenzü'l-Ummâl, H. No: 2496. ↑
- Mecma'u'l-Beyân Tefsiri, c. 1, s. 87; Nûru's-Sekaleyn, c. 1, s. 6. ↑
- Yenâbîu'l-Mevedde, c. 1, s. 213. ↑
- el-Kâfî, c. 2, s. 624; Bihâru'l-Envâr, c. 14, s. 479. ↑
- el-Kâfî, c. 2, s. 623. ↑
- Sünen-i Dârekutnî, c. 1, s. 312. ↑
- Mefâtîhu'l-Gayb (Tefsîr-i Kebîr), Fahri Razi, Fatiha Suresi Tefsiri. ↑
- ed-Dürrü'l-Mensûr, Celâleddîn es-Suyûtî, c. 1, s. 26. ↑
- Şevâhidü't-Tenzîl, Hâkim Hasekanî, c. 1, s. 66. ↑
- Yenâbîu'l-Mevedde, Hanefi Kunduzi, c. 1, s. 114. ↑
- Şevâhidü't-Tenzîl, Hâkim Hasekanî, c. 1, s. 74. ↑
- Sünen-i Tirmizî, Tefsîru'l-Kur'ân, 2; Tefsîr-i İbn Kesîr, c. 1, s. 138. ↑
- Nûru's-Sekaleyn, c. 1, s. 24. ↑
- Bihâru'l-Envâr, c. 24, s. 380. ↑